top of page

Etkileşim Değil, Titreşim Çağı

  • Yazarın fotoğrafı: Gökhan Avcı
    Gökhan Avcı
  • 4 Ara 2025
  • 2 dakikada okunur
limon

İçerik üreticiliği kulağa hâlâ heyecanlı geliyor, değil mi? Herkes bir “hikâye anlatıcısı”, her story bir “dijital manifesto”. Kahve köpüğüyle estetik yapanlar, cümlesi olmayanlar, sesi gür ama sözü boş olanlar... Bir de tüm bu gürültünün arasında, hâlâ “nasıl daha iyi anlatırım?” diye düşünenler. Ama nafile. Algoritma, derinliği değil parıltıyı sever. Bazıları hiçbir şey demeden like üzerine like toplarken, bazıları düşüncelerini altın gibi döver, ama kimse bakmaz. Dijital mahallenin tek kızı hâlâ cool, ve herkes ona DM atıyor.


Dikkat Ekonomisi: Yeni Para Birimi ‘An’

Artık üretmek değil, görünmek esas. Story’ler 24 saatte siliniyor, Reels 15 saniyede tüketiliyor. Her şeyin ömrü sinek kadar kısa ama etkisi dopamin kadar kalıcı. İçerik artık fikir değil, bir sinyal: “Ben buradayım.” Düşünce değil, jest satıyoruz. Cümle değil, emojiyle iletişim kuruyoruz. Ve o jestin kendisi bile bir performans.

Yavaş yavaş üretmek bir zanaat olmaktan çıktı; yerine, platforma sevimli görünmek geçti. Artık herkesin içeriği var, ama kimsenin fikri yok.


Hikâye Yerine Hikâyecilik

“Story atmak” artık bir anlatım biçimi değil, bir varoluş refleksi. Bir zamanlar hikâye anlatmak derinlikti; şimdi “story paylaşmak” algoritmaya selam durmak. Duman efekti, yavaş çekim, kahve dökme sahnesi, bir müzik, bir gülümseme... Tüm bunlar anlamı taşımıyor artık; anlamın yerine geçiyor. Bu yüzden artık hikâyemiz yok, sadece hikâyeciliğimiz var.


Düşünmek Yerine Sinyal Vermek

İçerik üreticilerinin çoğu artık düşünmüyor — sadece sinyal veriyor. “Ben üretkenim.” “Ben cool’um.” “Ben derinim.” Ama hepsi aynı sinyalin farklı versiyonu. Modern narsisizmin en rafine hali bu: Yalnızlığımızı üretkenlik kılığına sokuyoruz. Başkalarına değil, aynaya içerik atıyoruz. Ve aynadaki kişi, algoritmanın en sevdiği “benlik versiyonu”.

Etkileşim Değil, Titreşim Çağı

Artık kimse gerçekten konuşmuyor. Yalnızca reaksiyon veriyor. Kalp, ateş, gülücük... “Seviyorum” yerine ❤️, “anladım” yerine 🤔, “yıkıldım” yerine 💔. Bu, minimalizmin duygusal versiyonu. İletişim hızlanıyor, duygu seyreltiliyor. Anlam kaybolmuyor, pikselleşiyor.


Kaygı Çağı: Yüzeyselliğin Yan Etkisi

Peki neden bu kadar kaygılıyız? Psikologlar adına “anksiyete çağı” diyor, ama belki de bu çağın hastalığı bozukluk değil — boşluk. Çünkü artık hepimiz tek bir “ben”le yaşıyoruz. Filtrelenmiş, optimize edilmiş, “like’lanabilir” bir ben. Derinliği olmayan, kırılgan bir zar kadar ince bir kimlik. Eskiden insanın içinde katmanlar vardı: düşünen ben, inanan ben, seven ben, direnen ben... Şimdi o katmanlar yok. Bir “ben” kırıldığında, yerine koyacak başka bir “ben”imiz kalmadı. İşte bu yüzden kırılıyoruz. Bu yüzden kaygılıyız.


Yeni Kurtuluş: Öz Karmaşıklık

Öz karmaşıklık, çoklu “ben”lerin yeniden doğuşu. İnsanın kendinde çoğalması. Kendi içindeki çelişkilerle, katmanlarla, seslerle barışması. Bir yanın inançlı olabilir, diğer yanın şüpheci. Bir yanın hızlı yaşamak ister, diğer yanın sessizlik arar. Hepsi senin. Hepsi senin öz karmaşık varlığının parçaları.

Basit olmak kolaydır; derin olmak zordur. Ama insanı büyüten şey o zorluktur. Öz karmaşıklık, çağın gürültüsünde bir yük değil — psikolojik zırh. Ne kadar çok “ben”in varsa, o kadar az kırılırsın. Her biri seni taşıyan bir sütun gibidir; biri yıkılsa, diğeri seni ayakta tutar.


Sonuç: Yüzeyden Derine

Yeni çağ bize “basitleş” diyor. Oysa kurtuluş tam tersinde: karmaşık kalabilmekte. Sadeleşmek değil, derinleşmek. Bir “ben” değil, bin “ben” olabilmekte. Çünkü öz karmaşıklık, bu kaygı çağının tek panzehiri. Ve belki de yeni mutluluk tanımı tam budur:

“Benim bir sürü ben’im var. Ve hepsiyle barış içindeyim.”

Yorumlar


bottom of page